İran'da kıyafet yönetmeliği



 

 

  

 

?İran'da kadınlar ne giyiyor

Kadınların yüzlerini kareye oturtmak için saçlarının kamçılanmasına izin vermek oldukça kabul edilebilir. Uygun şapka ve kapaklar bu işlevi yanı sıra eşarplar da yapabilir. Baş için en yaygın örtü örtüsü Farsça'da "Roosari" olarak anılır. Gövde: Erkek gömlek, ceket veya manteau gibi gevşek giysilerle kaplanmalıdır. En yaygın üniforma, baş ve boynu gizlemek için bir baş eşarp (roo-sari, روسری), roo olarak bilinen biçimsiz, diz boyu cekettir -poosh (روپوش) ve uzun bir elbise ya da pantolon çifti.

 

 

 

İran'da yolcular için gümrük kurallarının kuralları

Sevgili yolcular

Sevgili vatandaşlarımız

İran Gümrük İran İslam Cumhuriyeti'ndeki varlığından onur duyar. Bu defter, sizi İran'ın gümrük mevzuatına uyacak şekilde tasarladı ve ihtiyacınız olan önemli noktaları ve bilgileri açık bir dille açıklamaya çalıştı. Gümrük düzenlemelerinin, insanın sağlığını, güvenliğini ve sağlığını, çevreyi ve bitki ve hayvan türlerinin korunmasını ve gümrük yetkilileri ile işbirliğinizi korumak in bu hedefe ulaşılmasına yardımcı olacağı belirtilmelidir.

İran İslam Cumhuriyeti'nin Gümrük Kanunu'nu, yolcu yönetmelikleri tartışmasına girmeden daha çok tanıtmaktayız.

 

Gördüğünüz herhangi bir yerde, bu, İran gümrük memurlarının varlığına işaret eder ve bilgi için bu kişilere veya gümrük bürolarına başvurabilirsiniz. Bu rozet, gümrük memurlarının kimlik kartlarında da görülebilir. Ayrıca, erkek gümrük memurları, montları, pantolon ve gömlek üniformalarının üniformaları iki renktedir: beyaz ve mavi, ve kadın üniformalarının renkleri.

 

1. Yolcu eşyaları için gümrük düzenlemeleri

A - Çıkış yolcuları

Çıkışlı yolcular, ister İranlı isterse İranlı olmasalar da, Seyahat Ekipmanları ve kişisel eşyalara ek olarak, Seyahat Edenler Giriş Kodunda öngörülen sınırlara kadar her türlü mal ve İran dışı mallarda İran mallarını taşıyabilirler. Her iki mal gruplarının da ticari bir yönü yoktur.

Antik nesneler ve ders kitapları yasaklanmıştır.

Resmî olarak İran'da istihdam edilen veya okuyan yabancı uyruklular, öğrenimlerinin veya çalışma bitiminde evlerinde yetiştirilen aletleri lisans veya kartvizit olmadan ülkeden çıkarabilirler.

Kuru

· Kuru alanların yolcularla ticari açıdan mümkün olmayan derecede ayrılmasına izin verilir. Her pasaport için izin verilen maksimum fıstık miktarı 10 kg ve safranın pasaport başına 100 gramı vardır.

Yukarıdaki kısıtlamalar, pasaport sahibi turistler için geçerli değildir.

• Antep fıstığı, antepfıstığı, dereotu, Safran, Akabe'ye ve diğer kutsal bölgelere seyahat edenler için yasaklanmıştır.

Halı ve fıçı

· 20 m 2 'ye kadar yolcu taşıyan el yapımı halılardan çıkılmasına izin verilmektedir ve bahsedilen alanın tavandaki yolcu halı parçalarının sınırlaması yoktur.

• Kara ve deniz sınırlarının hava sınırlarına ek olarak yolcu halılarından çıkışına izin verilir. Tarihsel ve kültürel miras değerlerine sahip değerli halıların ve diğer objelerin çıkışı gezginle birlikte yasaklanmıştır.

• Halı yolcuları ile Irak, Suriye ve Suudi Arabistan'ın hedeflerine gidin yasaktır.

 

Gezginin para birimi:

. Döviz cinsinden 5.000 dolardan fazla girmek için para girmek için başvuru formunu doldurduktan sonra ülkeye giren yolcular döviz rezervlerini dikkate almalıdır.

· İran İslam Cumhuriyeti Merkez Bankası düzenlemelerine uygun olarak, yabancı bir yolcu ile yurtdışında 5.000 dolara kadar banka havalesi şeklinde veya diğer para birimlerine eşdeğer olarak döviz çekilmesi ve 5.000 dolardan fazla verilmesi döviz beyannamesinin veya ilgili banka dekontunun sunumu ile yabancı para cinsinden; veya Hesap para birimi veya para birimi satışı ile bir banka hesabında ödeme yapan herhangi bir banka belgesi, banka şubesinin mührüne bağlıdır.

· İran Riyallarının bir yolcu ile kalkış ve varış miktarı 500.000 Riyal'a kadar (500.000 Riyal) kadardır.

 

Altın ve gümüş

· Kolye, bilezik, küpe, yüzük, bilezik, saat gibi yolcularla altın takılar girmek olağan seviyededir ve kişisel kullanım için yetkili olup artı girmek için merkez bankasından önceden izin alınmalıdır. .

· Kişiselleştirilmiş yolcu arabalarının çıkışından, 150 g'a kadar çeşitli altın eserlere izin verilir.

· Sözü edilen nesnelerin kültürel ve tarihi sayılmaması koşuluyla eserler ve gümüş eşyaları hediye ve hediyelik eşya olarak gezginler tarafından çıkarılması maksimum 3 kg ile sınırlandırılmıştır.

 

 

 

Resim ve antika eşyaları

Antik nesnelerin, orijinal eserlerin, doğrusal kitapların ve litografların, kaligrafik parçaların, minyatür kağıtların, değerli madeni paraların ve herhangi bir tarihi veya kültürel mirasın kaldırılması yasaktır.

Silahlar ve mühimmat

 

· Silah, mühimmat ve askeri teçhizatın ülkeden çekilmesi yasaktır.

 

Şehriyar'ın Hayatı ve Eseri

Ayrıntılar

Üst Kategori: Azerbaycan Edebiyatı

Kategori: Azerbaycan Edibleri ve Eserleri

 Gösterim: 13993

     (D. 1906 - Ö. 18 Eylül 1988). Şiirlerinde kullandığı Şehriyar mahlası ile tanınır. Azeri Türklerinden olan İranlı şair, şiirlerini hem Azeri Türkçesi hem de Farsça yazmıştır. Asıl adı Muhammed Huseyin Behcet-i Tebrizî’dir

     İran Türklerinden olan Şehriyar,1906'da Tebriz'de doğdu. Babası Mirismail Ağa Hoşgenabî, bir avukat ve hattatdır. İlköğrenimini doğduğu şehirde tamamlayan şair, Medrese-i Talibiye'de aldığı Arapça ve Arap edebiyatı eğitiminin yanı sıra, Fransızca öğrendi. çocukluk yılları baba yurdu olan Karaçemenin Hoşgenap kasabası Heydarbaba köyünde geçmiştir. Köy adını eteklerinde kurulduğu Heydarbaba dağından almıştır. 1921 yılında Tahran'a gelerek Dar-ül Fünun okulunda tıp eğitimi almaya başlar. Şehriyâr, doktorluk eğitiminin son sınıfında sonu olmayan bir aşka tutulur, 1924 yılında aşkının peşinden Horasan'a gider ve tıp fakültesinin son sınıfından mezun olamadan ayrılır. 1935 yılında Tahran'a geri dönerek İran Ziraat Bankasında çalışmaya başlar. Orta Okul’dan sonra Tahran’a giderek liseyi bitirdi ve Tıp fakültesine girdi. Tıp fakültesinin son sınıfından ayrıldı. Çeşitli memuriyetlerde çalışmaya başladı.

Şairliğinin ilk zamanlarında “Behcet” mahlasını kullanmış, sonraları iki defa Hâfız falına bakarak kendisi için bir mahlas istemiş, faldan aşağıdaki iki beyit çıkınca, mahlasını “Şehriyâr” olarak değiştirmiştir.

 

“Felek devlet zikkesini Şehriyâr’ların adına bastırdı.

 

“Kendi memleketime gidip kendi Şehriyar’ım olayım.”

 

Şehriyar önsözünü dönemin bilinen şairlerinden olan Bahtiyar, Nafisi ve Muhammed Tagi Bahar'ın yazdığı ilk şiir kitabını 1929 yılında yayınladı.

 

    Şehriyar 1934 yılında çok sevdiği babasını kaybedince ruhsal bir bunalıma girmiştir. Babası Hacı Mir Aga Hoşgenâbî’ 1934 yılında ölmüş ve Kum şehrine gömülmüştür.  Babasının ölümü Şehriyar için son derece zor gelmiş ve bunalıma kapılmıştır.Bu sıkıntılı yıllarını atlatmasında annesinin büyük yardımı olur. Bu ızdıraplı ruh halinin tesiri ile çocukluk yıllarının geçtiği bölgeye gider ve doğduğu yerlerin çok değiştiğini görür. Annesinin de Şehriyar'a Farsça değil kendi dilinde şiirler yazmasını arzu etmesinden dolayı Heydar Baba'ya Selam şiir'i doğacaktır. Şehriyâr, genç yaşında evlendi. Bu evlilikten bir kızı oldu. Çalıştığı bankadan emekli olunca daha sakin bir hayat sürmeye başladı.

Şiirlerinde şair Hafız, Sadi, Fuzuli, Vakif, Sabir'den etkilendiği görülen şair, ana dilinde kaleme aldığı Heyder Babaya Salam şiiri ile Türkiye'de ve Sovyetler Birliğindeki Türk Cumhuriyetlerinde de büyük bir üne kavuştu.Şehriyar İran'da 1979 yılında yapılan İslam devrimini destekledi. Haydar Babaya Selam şiirinin 76 kıt’alık birinci bölümü 1964’te Ahmet Ateş, 49 kıt’alık ikinci bölümü de 1971’de Prof.Dr. Muharrem Ergin tarafından ülkemizde yayınlanmıştır.

 

     Türk dünyasının özellikle de Azeri şiirinin en büyük şairlerinden birisi olan Şehriyar, asıl ününü Farsça şiir söyleme sahasında yakalamış olmasına rağmen, Türk dünyasında tanınmış olmasını “Haydar Baba’ya Selam” şiirine borçludur. Şairin dört ciltten oluşan külliyatının dördüncü cildi, Türkçe şiirleri­nin toplandığı kitaptır. Bu ciltte toplam 74 şiir yer almaktadır. Şehriyar’ın Türkçe divanında göze çarpan en önemli özellik, hiç şüphesiz onun kendi halkına, adet, gelenek-göreneklerine, anadili olan Türk Diline önem vermiş ve üstün görmüş olmasıdır. Örneğin, “Türk’ün Dili” isimli şiirinde bunu açıkça dile getirmektedir. “Haydar Baba'ya Selam” manzumesi iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümü, ilk defa 1331/1952 yılında Tebriz'de “Hakikat Yayınevi” tarafından basılmıştır. İkinci bölümü de ondan kısa bir süre sonra basılıp ya­yınlanmıştır. Birinci bölüm 76 kıtadan, ikinci bölüm ise 49 kıtadan ibarettir. Dr. Yusuf Gedikliye göre Haydar baba'ya Selam adlı şiiri 1953 te yazılmış, 1954 te basılmıştır.

 

     Muharrem Ergin, “Haydar Baba'ya Selam” manzumesinin tümünü, bu şiire nazire olarak yazılan bir kısım şiirlerle birlikte 1971 yılında “Azeri

 

 

Heydar Baba'ya Selam

 

BeğenAntolojimYorumlarPaylaşTweetlePaylaş

Heyder Baba, ıldırımlar şakanda, 

Seller, sular şakkıldayıb akanda, 

Kızlar ona saf bağlayıb bakanda, 

Selâm olsun şevkatize, elize, 

Menim de bir adım gelsin dilize.

 

Heyder Baba, kehliklerin uçanda, 

Göl dibinden dovşan kalkıb, kaçanda, 

Bahçaların çiçeklenib açanda, 

Bizden de bir mümkün olsa, yâd ele, 

Açılmayan ürekleri şâd ele.

 

Bayram yeli çardakları yıkanda, 

Novruz gülü, kar çiçeği çıkanda, 

Ağ bulutlar köyneklerin sıkanda, 

Bizden de bir yâd eyleyen sağ olsun, 

Derdlerimiz koy dikkelsin dağ olsun.

 

Heyder Baba, gün dalıvı dağlasın, 

Üzün gülsün, bulakların ağlasın, 

Uşaklarun bir deste gül bağlasın, 

Yel gelende ver getirsin bu yana, 

Belke menim yatmış bahtım oyana.

 

Heyder Baba, senin üzün ağ olsun, 

Dört bir yanın bulak olsun, bağ olsun, 

Bizden sora senin başın sağ olsun, 

Dünya kazov-kader, ölüm-itimdi, 

Dünya boyu oğulsuzdu, yetimdi.

 

Heyder Baba, yolum senden keç oldu, 

Ömrüm keçdi, gelenmedim geç oldu, 

Heç bilmedim gözellerin neç oldu, 

Bilmezidim döngeler var, dönüm var, 

İtginlik var, ayrılık var, ölüm var.

 

Heyder Baba, igit emek itirmez, 

Ömür geçer efsus bere bitirmez, 

Nâmerd olan ömrü başa yetirmez, 

Biz de vallah unutmarık sizleri, 

Görenmesek helâl edin bizleri.

 

Heyder Baba, Mir Ejder seslenende, 

Kend içine sesden-köyden düşende, 

Aşık Rüstem, sazın dillendirende, 

Yadındadır ne hövlesek kaçardım,

Kuşlar tekin kanad çalıb uçardım.

 

Şengülava yurdu, aşık alması, 

Gâh da gedib orda konak kalması, 

Daş atması, alma-heyva salması, 

Kalıb şirin yuhu kimin yadımda, 

Eser koyub, ruhumda her zadımda.

 

Heyder Baba, Kuru gölün kazları, 

Gediklerin sazak çalan sazları, 

Ket kövşenin payızları, yazları, 

Bir sinema perdesidir gözümde, 

Tek oturub, seyr ederem özümde.

 

Heyder Baba, Karaçemen caddası, 

Çovuşların geler sesi, sedası, 

Kerbelâ’ya gedenlerin kadası, 

Düşsün bu aç, yolsuzların gözüne, 

Temeddünün uyduk yalan sözüne.

 

Heyder Baba, şeytan bizi azdırıb, 

Mehebbeti üreklerden kazdırıb, 

Kara günün ser-nüviştin yazdırıb, 

Salıb halkı bir-birinin canına, 

Barışığı beleşdirib kanına.

 

Göz yaşına bakan olsa, kan akmaz, 

İnsan olan hancer beline takmaz, 

Amma hayıf, kör tutduğun burakmaz, 

Behiştimiz cehennem olmakdadır, 

Ziheccemiz meherrem olmakdadır.

 

Hazan yeli yarpakları tökende, 

Bulut dağdan yenib kende köçende, 

Şeyhülislam gözel sesin çekende, 

Nisgilli söz üreklere deyerdi, 

Ağaçlar da Allah’a baş eyerdi.

 

Daşlı bulak daş-kumunan dolmasın, 

Bahçaları saralmasın, solmasın, 

Ordan keçen atlı susuz olmasın, 

Deyne bulak, hayrın olsun, akarsan, 

Ufuklara humar-humar bakarsan.

 

Heyder Baba, dağın daşın seresi, 

Kehlik okur, dalısında feresi, 

Kuzuların ağı, bozu, karası, 

Bir gedeydim dağ-dereler uzunu, 

Okuyaydım: 'Çoban, kaytar kuzunu'.

 

Heyder Baba, Sulu yerin düzünde, 

Bulak kaynar çay çemenin gözünde, 

Bulakotu, üzer suyun üzünde, 

Gözel kuşlar ordan gelib keçerler, 

Halvetleyib bulakdan su içerler.

 

Biçin üstü sünbül biçen oraklar, 

Ele bil ki, zülfü darar daraklar, 

Şikarçılar bildirçini soraklar, 

Biçinçiler ayranların içerler, 

Bir huşlanıb, sondan durub biçerler.

 

Heyder Baba, kendin günü batanda, 

Uşakların şamın yeyib yatanda, 

Ay bulutdan çıkıb kaş-göz atanda, 

Bizden de bir sen onlara kıssa de, 

Kıssamızdan çoklu gam u gussa de.

 

Karı nene gece nağıl deyende, 

Külek kalkıb kap-bacanı döyende, 

Kurd keçinin Şengülüsün yeyende, 

Men kayıdıb bir de uşak olaydım, 

Bir gül açıb ondan sora solaydım.

 

‘Emmecan’ın bal bellesin yeyerdim, 

Sondan durub üs donumu geyerdim, 

Bahçalarda tiringeni deyerdim, 

Ay özümü o ezdiren günlerim, 

Ağac minib, at gezdiren günlerim.

 

Heçi hala çayda paltar yuvardı, 

Memmed Sadık damlarını suvardı, 

Heç bilmezdik dağdı, daşdı, divardı 

Her yan geldi, şıllak atıb aşardık, 

Allah, ne koş, gamsız-gamsız yaşardık.

 

Şeyhülislam münâcatı deyerdi, 

Meşed Rahim lebbâdeni geyerdi, 

Meşdâceli bozbaşları yeyerdi, 

Biz hoş idik, hayrat olsun, toy olsun, 

Fark eylemez, her n’olacak, koy olsun.

 

Melik Niyaz verendilin salardı, 

Atın çapıb kıykacıdan çalardı, 

Kırkı tekin gedik başın alardı. 

Dolayıya kızlar açıb pencere, 

Pencerelerden ne gözel menzere.

 

Heyder Baba, kendin toyun tutanda, 

Kız gelinler hena, pilte satanda, 

Bey geline damdan alma atanda, 

Menim de o kızlarında gözüm var, 

Aşıkların sazlarında sözüm var.

 

Heyder Baba, bulakların yarpızı, 

Bostanların gülbeseri, karpızı, 

Çerçilerin ağ nebatı sakkızı, 

İndi de var damağımda, dad verer, 

İtgin geden günlerimden yad verer.

 

Bayram idi gece kuşu okurdu, 

Adaklı kız bey çorabın tokurdu, 

Herkes şalın bir bacadan sokurdu, 

Ay ne gözel kaydadı şal sallamak, 

Bey şalına bayramlığın bağlamak.

 

Şal istedim men de evde ağladım, 

Bir şal alıb tez belime bağladım, 

Gulam gile kaçdım, şalı salladım, 

Fatma hala mene çorab bağladı, 

Han nenemi yada salıb ağladı.

 

Heyder Baba, Mirzemmed’in bahçası, 

Bahçaların turşa şirin alçası, 

Gelinlerin düzmeleri, tahçası 

Hey düzüler gözlerimin refinde, 

Heyme vurar hatıralar sefinde.

 

Bayram olub, kızıl palçık ezerler, 

Nakış vurub, otakları bezerler, 

Tahçalara düzmeleri düzerler 

Kız-gelinin fındıkçası, henası, 

Heveslener anası, kaynanası.

 

Bakıçının sözü, sovu, kağızı 

İneklerin bulaması, ağızı, 

Çerşenbenin girdekânı, mövizi 

Kızlar deyer: “Atıl-matıl, çerşenbe, 

Ayna tekin bahtım açıl, çerşenbe”.

 

Yumurtanı göyçek, güllü boyardık, 

Çakkışdırıb sınanların soyardık, 

Oynamakdan birce meğer doyardık, 

Eli mene yaşıl aşık vererdi, 

İrza mene novruz gülü dererdi.

 

Novruz Ali hermende vel sürerdi, 

Kâhdan enib küleşlerin kürerdi, 

Dağdan da bir çoban iti hürerdi, 

Onda gördün ulak ayak sahladı, 

Dağa bakıb kulakların şahladı.

 

Akşam başı nahırçılar gelende, 

Kodukları çekib, vurardık bende, 

Nahır keçib gedib yetende kende, 

Heyvanları çılpak minib kovardık, 

Söz çıksaydı, sine gerib sovardık.

 

Yaz gecesi çayda sular şarıldar, 

Daş kayalar selde aşıb, karıldar, 

Karanlıkda kurdun gözü parıldar, 

İtler gördün, kurdu seçib ulaşdı, 

Kurd da gördün, kalkıb gedikden aşdı.

 

Kış gecesi tövlelerin otağı, 

Kentlilerin oturağı, yatağı, 

Buharıda yanar odun yanağı, 

Şebçeresi, girdekânı, iydesi, 

Kendi basar gülüb-danışmak sesi.

 

Şücâ haloğlunun Baki savgati, 

Damda kuran samavarı, söhbeti, 

Yadımdadı şestli keddi, kameti, 

Cünemmegin toyu döndü, yas oldu, 

Nene Kız’ın baht aynası kâs oldu.

 

Heyder Baba, Nene Kızın gözleri, 

Rakşende’nin şirin-şirin sözleri, 

Türki dedim, okusunlar özleri, 

Bilsinler ki, adam geder ad kalar, 

Yahşı-pisden ağızda bir dad kalar.

 

Yaz kabağı gün güneyi döyende, 

Kend uşağı kar güllesin sövende, 

Kürekçiler dağda kürek züvende, 

Menim ruhum ele bilin ordadır, 

Kehlik kimi batıb kalıb, kardadır.

 

Karı Nene uzadanda işini, 

Gün bulutdan eyirerdi teşini, 

Kurd kocalıb, çekdirende dişini, 

Sürü kalkıb dolayıdan aşardı, 

Badyaların südü aşıb-daşardı.

 

Hecce Sultan emme dişin kısardı, 

Molla Bağır emoğlu tez mısardı, 

Tendir yanıb, tüstü evi basardı, 

Çaydanımız arsın üste kaynardı, 

Kovurkamız saç içinde oynardı.

 

Bostan pozub getirerdik aşağı, 

Doldurardık evde tahta tabağı, 

Tendirlerde pişirerdik kabağı, 

Özün yeyib, tohumların çıtlardık, 

Çok yemekden lap az kala çatlardık.

 

Verzeğan’dan armud satan gelende, 

Uşakların sesi düşerdi kende, 

Biz de bu yandan eşidib bilende, 

Şıllak atıb bir kışkırık salardık, 

Buğda verib armudlardan alardık.

 

Mirza Tağı’ynan gece getdik çaya, 

Men bakıram selde boğulmuş aya, 

Birden ışık düşdü otay bahçaya, 

”Eyvay dedik, kurddu”, kayıtdık, kaşdık, 

Heç bilmedik ne vakt küllükden aşdık.

 

Heyder Baba, ağaçların ucaldı, 

Amma hayıf cevanların kocaldı, 

Tokluların arıklayıb acaldı, 

Kölge döndü, gün batdı, kaş kereldi, 

Kurdun gözü karanlıkda bereldi.

 

Eşitmişem yanır Allah çırağı, 

Dayır olub mescidüzün bulağı, 

Râhat olub kendin evi, uşağı, 

Mensur Han’ın eli kolu var olsun, 

Harda kalsa, Allah ona yar olsun.

 

Heyder Baba, Moll’ İbrahim var, ya yok? 

Mekteb açar, okur uşaklar, ya yok? 

Hermen üstü mektebi bağlar, ya yok? 

Menden ahonda yetirersen selâm, 

Edebli bir selâm-ı mâ lâkelâm.

 

Hecce Sultan emme gedib Tebriz’e, 

Amma ne Tebriz ki, gelemmir bize, 

Balam durun, koyak gedek evmize, 

Ağa öldü, tufakımız dağıldı, 

Koyun olan yad gediben sağıldı.

 

Heyder Baba, dünya yalan dünyadı, 

Süleyman’dan, Nuh’dan kalan dünyadı, 

Oğul doğan, derde salan dünyadı, 

Her kimseye her ne verib alıbdı, 

Eflatun’dan bir kuru ad kalıbdı.

 

Heyder Baba, yaru yoldaş döndüler, 

Bir-bir meni çölde koyub, çöndüler, 

Çeşmelerim, çırahlarım, söndüler, 

Yaman yerde gün döndü, akşam oldu, 

Dünya mene harâbe-i şâm oldu.

 

Emoğluynan geden gece Kıpçağ’a, 

Ay ki çıkdı, atlar geldi oynağa, 

Dırmaşırdık, dağdan aşırdık dağa, 

Meşmemi Han göy atını oynatdı, 

Tüfengini aşırdı, şakkıldatdı.

 

Heyder Baba, Kara gölün deresi, 

Hoşgenâb’ın yolu, bendi, beresi, 

Orda düşer çil kehliğin feresi, 

Ordan keçer yurdumuzun özüne, 

Biz de keçek yurdumuzun sözüne.

 

Hoşgenâb’ı yaman güne kim salıb? 

Seyyidlerden kim kırılıb, kim kalıb? 

Amir Gafar dam daşını kim alıb? 

Bulak gene gelib gölü doldurur, 

Ya kuruyub, bahçaları soldurur.

 

Amir Gafar seyyidlerin tacıydı, 

Şahlar şikar etmesi kıykacıydı, 

Merde şirin, nâmerde çok acıydı, 

Mazlumların hakkı üste eserdi, 

Zalimleri kılıç tekin keserdi.

 

Mir Mustafa dayı, uca boy baba, 

Heykelli, sakkallı, Tolustoy baba, 

Eylerdi yas meclisini, toy baba, 

Hoşgenâb’ın âb-ı rûsu, erdemi, 

Mescidlerin, meclislerin görkemi.

 

Mecdüssâdât gülerdi bağlar kimi, 

Guruldardı, buludlu dağlar kimi, 

Söz ağzında erirdi yağlar kimi, 

Alnı açık, yakşı, derin kanardı, 

Yaşıl gözler çırağ tekin yanardı.

 

Menim atam süfreli bir kişiydi, 

El elinden tutmak onun işiydi, 

Gözellerin âhire kalmışıydı, 

Ondan sonra dönergeler döndüler, 

Mehebbetin çırağları söndüler.

 

Mir Sâlih’in deli sevlik etmesi, 

Mir Aziz’in şirin şahsey getmesi, 

Mir Memmed’in kurulması, bitmesi, 

İndi desek, ahvâlâtdı, nağıldı, 

Keçdi getdi, itdi batdı, dağıldı.

 

Mir Abdül’ün aynada kaş yakması, 

Çövçülerinden, kaşının akması, 

Boylanması, dam-divardan bakması, 

Şah Abbas’ın dürbini, yâdeş behayr, 

Hoşgenâb’ın hoş günü, yâdeş behayr.

 

Sitâr’ emme nezikleri yapardı, 

Mir Kadir de her dem birin kapardı, 

Kapıb, yeyib, dayça tekin çapardı, 

Gülmeliydi onun nezik kappası, 

Emmemin de, ersininin şappası.

 

Heyder Baba, Amir Heyder neyneyir? 

Yakın gene samavarı keyneyir,

Day kocalıb, alt engiynin çeyneyir, 

Kulak batıb, gözü girib kaşına, 

Yazık emme, havâ gelib başına.

 

Hanım emme Mir Abdül’ün sözünü, 

Eşidende eyer ağzı, gözünü, 

Melkâmıd’a verer onun özünü, 

Da’vaların şuhlugılan katallar, 

Eti yeyib, başı atıb yatallar.

 

Fizze hanım Hoşgenâb’ın gülüydü, 

Amir Yahya em kızının kuluydu, 

Ruhsâre artist idi, sevgiliydi, 

Seyid Hüseyn Mir Salih’i yansılar, 

Amir Cefer geyretlidir, kan salar.

 

Seher tezden nahırçılar gelerdi, 

Koyun kuzu dam bacadan melerdi, 

Emme Can’ım körpelerin belerdi, 

Tendirlerin kavzanardı tüstüsi, 

Çöreklerin gözel iyi, istisi.

 

Göyerçinler deste kalkıb uçallar, 

Gün saçanda kızıl perde açallar, 

Kızıl perde açıb, yığıb kaçallar, 

Gün ucalıb, artar dağın celâli, 

Tebietin cevanlanar cemâli.

 

Heyder Baba, karlı dağlar aşanda, 

Gece kervan yolun aşıb çaşanda, 

Men hardasam, Tehran’da, ya Kâşan’da, 

Uzaklardan gözüm seçer onları, 

Hayâl gelib, aşıb keçer onları.

 

Bir çıkaydım Damkaya’nın daşına, 

Bir bakaydım keçmişine, yaşına, 

Bir göreydim neler gelib başına, 

Men de onun karlarıylan ağlardım, 

Kış donduran ürekleri dağlardım.

 

Heyder Baba, gül konçesi handandı 

Amma hayıf, ürek gazası kandı, 

Zindegânlık bir karanlık zindandı, 

Bu zindanın derbeçesin açan yok, 

Bu darlıkdan bir kurtulub kaçan yok.

 

Heyder Baba, göyler bütün dumandı, 

Günlerimiz birbirinden yamandı, 

Birbirizden ayrılmayın, amandı, 

Yakşılığı elimizden alıblar, 

Yakşı bizi yaman güne salıblar!

 

Bir soruşun bu karkınmış felekden, 

Ne isteyir bu kurduğu kelekden? 

Deyne, keçirt ulduzları elekden, 

Koy tökülsün, bu yer üzü dağılsın, 

Bu şeytanlık korkusu bir yığılsın.

 

Bir uçaydım bu çırpınan yelinen, 

Bağlaşaydım dağdan aşan selinen, 

Ağlaşaydım uzak düşen elinen, 

Bir göreydim ayrılığı kim saldı? 

Ölkemizde kim kırıldı, kim kaldı?

 

Men senin tek dağa saldım nefesi, 

Sen de kaytar, göylere sal bu sesi, 

Baykuşun da dar olmasın kefesi, 

Burda bir şîr darda kalıb bağırır, 

Mürüvvetsiz insanları çağırır.

 

Heyder Baba, gayret kanın kaynarken, 

Karakuşlar senden kopub kalkarken, 

O sıldırım daşlarıynan oynarken, 

Kavzan, menim himmetimi orda gör, 

Ordan eyil, kâmetimi darda gör.

 

Heyder Baba, gece durna keçende, 

Köroğlunun gözü kara seçende, 

Kıratını minib, kesib biçende, 

Men de burdan tez matlaba çatmaram, 

Eyvaz gelib çatmayıncan yatmaram.

 

Heyder Baba, merd oğullar doğginan, 

Nâmerdlerin burunların oğginan, 

Gediklerde kurdları dut boğginan, 

Koy kuzular ayın şayın otlasın, 

koyunların kuyrukların katlasın.

 

Heyder Baba, senin könlün şad olsun, 

Dünya varken ağzın dolu dad olsun, 

Senden keçen yakın olsun, yad olsun, 

Deyne menim şâir oğlum Şehriyâr, 

Bir ömürdür gam üstüne gam çalar.

 

بازدید امروز این صفحه : 3
تعداد بازدید تا کنون : 94